05 Haz 2009 | Kategoriler: Dini Bilgiler

russia-kamchatkaHer sabah dünyada ilk ın nerede okunduğunu, ilk kameti kimin getirdiğini ve ilk namazı kimlerin kıldığını biliyor musunuz?

Milyonlarca yıldır güneş ilk defa oraya doğuyor her sabah. Japonya’nın doğusuna, Rusya’dan okyanusa bir çengel gibi sarkan ’ya… Dünyada güneşi ilk görenler Kamçatkalılar.

Kainatın deveranına eşlik etmeye de ilk olarak onlar davet ediliyor her sabah.

Ne kutlu bir davet…

Kamçatka‘da başlayan sabah ı, sırayla bütün ülkelere uğruyor, meridyenlerde konaklıyor, şehirlerde minareler arıyor kendine. Buhara, İsfahan, Şam, Mekke, Medine, Urfa, İstanbul gür sesli müezzinlerini ezanla buluşturuyor şerefelerde.

Bütün dünyada her an okunuyor… İnsanlık her an kurtuluşa davet ediliyor…

Arap, Acem, Türk, Bosnalı müezzinler hepsi aynı cümleyi tekrar ediyor; Allahu ekber!

25 May 2009 | Kategoriler: Dini Bilgiler

Sual: ne demektir?
Cevap: Esmâ-ül hüsna, Allahü teâlânın güzel isimleri demektir. Allahü teâlânın Tirmizi’de bildirilen 99 ismi şunlardır:

allah-eser1- Allah: Her ismin vasfını ihtiva eden öz adı. Kendinden başka ilah bulunmayan tek Allah.

Bu ism-i şerif, Cenâb-ı Hakk’ın has ismidir. Bu itibarla diğer isimlerin ifade ettiği bütün güzel vasıfları ve İlâhî sıfatları içine alır. Diğer isimler ise, yalnız kendi mânalarına delâlet ederler. Bu bakımdan Allah isminin yerini hiçbir isim tutamaz. Bu isim, Allah’tan başkasına mecazen de verilemez. Diğer isimlerinden bazılarının, Allah’tan başkasına isim olarak verilmesi caizdir.

2- Er-Rahmân: Dünyada bütün mahlûkata merhamet eden, şefkat gösteren, ihsan eden.

3- Er-Rahîm: Ahirette, sadece müminlere acıyan, merhamet eden.

4- El-Melik: Mülkün, kâinatın sahibi, mülk ve saltanatı devamlı olan.

5- El-Kuddûs: Her noksanlıktan uzak ve her türlü takdîse lâyık olan.

6- Es-Selâm: Her türlü tehlikelerden selamete çıkaran. Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden.

7- El-Mü’min: Güven veren, emin kılan, koruyan, iman nurunu veren.

8- El-Müheymin: Her şeyi görüp gözeten, her varlığın yaptıklarından haberdar olan.

9- El-Azîz: İzzet sahibi, her şeye galip olan, karşı gelinemeyen.

10- El-Cebbâr: Azamet ve kudret sahibi. Dilediğini yapan ve yaptıran. Hükmüne karşı gelinemeyen.

11- El-Mütekebbir: Büyüklükte eşi, benzeri yok.

12- El-Hâlık: Yaratan, yoktan var eden. Varlıkların geçireceği halleri takdir eden.

13- El-Bâri: Her şeyi kusursuz ve mütenasip yaratan.

14- El-Musavvir: Varlıklara şekil veren ve onları birbirinden farklı özellikte yaratan.

15- El-Gaffâr: Günahları örten ve çok mağfiret eden. Dilediğini günah işlemekten koruyan.

16- El-Kahhâr: Her istediğini yapacak güçte olan, galip ve hâkim.

17- El-Vehhâb: Karşılıksız nimetler veren, çok fazla ihsan eden.

18- Er-Razzâk: Her varlığın rızkını veren ve ihtiyacını karşılayan.

19- El-Fettâh: Her türlü sıkıntıları gideren.

20- El-Alîm: Gizli açık, geçmiş, gelecek, her şeyi, ezeli ve ebedi ilmi ile en mükemmel bilen.

21- El-Kâbıd: Dilediğinin rızkını daraltan, ruhları alan.

22- El-Bâsıt: Dilediğinin rızkını genişleten, ruhları veren.

23- El-Hâfıd: Kâfir ve facirleri alçaltan.

24- Er-Râfi: Şeref verip yükselten.

25- El-Mu’ız: Dilediğini aziz eden.

Devamını oku…

22 May 2009 | Kategoriler: Makaleler

125968653_69bd15dd35Bir okurumuzdan gelen “Kur’an’da Hz. Peygamberin ümmi olduğu belirtilmektedir. İlk emri ‘oku’ olan, ilim öğrenmeyi teşvik eden bir dinin ’i nasıl olur da bu konuya bigane kalabilir? şeklindeki soruyu uzman ilahiyatçı Fatma Bayram şu şekilde cevapladı:

Fatma Bayram (İlahiyatçı):Allah’a ve O’nun ve ümmî olan elçisine iman ediniz” (A’raf 158) ayetinin yanında yalnız Peygamberin değil, Kureyş’in ve Arapların çoğunun da ümmî olduğunu beyan eden Cuma Suresi 2. ayet ile Peygamberin Kur’an’dan evvel bir kitap okumadığını, elinin kalem tutmadığını ifade eden Ankebut 48. ayetleri Hz. Peygamberin ümmîliğinin Kur’an tarafından da açıkça ortaya konduğunu gösterir. Buharî, Müslim, Neseî ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde bahsedilen Hudeybiye sulhu sırasında Mekke heyetinin talebi üzerine “Allah’ın Rasûlü Muhammed” ibaresinin silinip yerine “Abdullah oğlu Muhammed” yazmak gerekince senedin katipliğini yapan Hz. Ali bu silme işini kabul etmemiş, bunun üzerine Hz. -metni okuyamadığı için- ibarenin neresi olduğu kendisine gösterilmek sûretiyle o bölümü bizzat kendisi silmiştir. Söz konusu olunca ümmîlik bir kusur ve eksiklik değil, aksine Onun peygamberliğinin en önemli delillerinden sayılır. Bu nedenle tarih boyunca Peygamberin peygamberliğini kabul etmeyenler bunca delilin aksine Onun okuma yazma bildiğini ve vahiyden önce de eğitildiğini ispatlamaya uğraşmışlardır.

Kureyş Rasûl-i Ekrem’in hayatına tamamen vakıftı. Onun ne yaptığına, ne ettiğine, seyahatleri esnasında ne iş gördüğüne bütün ayrıntılarıyla aşina idi. Hayatının hiçbir safhası Kureyşlilerce meçhul değildi. Peygamberliğinden sonra Ona kâhin, deli, şair gibi sıfatlar yakıştırmışlar, ama kimse Onun daha önceden bir eğitim aldığını ve Kur’an’ı kendisinin yazdığını söyleyememiştir. Medine’li Yahudiler de Hz. ’i denemek için zaman zaman kendisine, ancak kutsal metinleri okuyanların bilebileceği sorular yöneltmişler ve Peygamberin verdiği cevaplar karşısında şaşkınlığa düşmüşlerdir.

Bazı tarihçiler Hz. Peygamberin ömrünün sonuna doğru okuma-yazma öğrendiğini söylerlerse de bu rivayet tevatür derecesindeki diğer rivayetlerin yanında zayıf kalmaktadır.

Peygamberin ümmiliği Onun getirdiği Kur’an’ın ilahi bir kaynaktan geldiğinin en önemli delilidir. Ayrıca ilim sahibi olmak okur-yazar olmakla birebir örtüşmez. Her okur yazar ilim sahibi olamayacağı gibi özellikle söz konusu olan ilahi bilgi olunca ona sahip olmak için okur-yazar olmak gerekmediğini Allah bizzat kendi Rasûlü ile göstermiştir.

Ayrıca bizlerin on-onbeş günde öğrendiğimiz Arap alfabesi bugünkü haline peygamberden çok daha sonra Emeviler döneminde ulaşmaya başlamıştır.. O günkü yazıda harekeler olmadığı gibi noktalı harflerin noktaları dahi yoktu. Yazı gelişmemişti. Ve okur-yazar sayısı Arap toplumunda istisna sayılacak kadar azdı.

sonpeyganber.info Sorularla bölümü

22 May 2009 | Kategoriler: Hadis

gulFedâle ibn-i Ubeyd (radiyallahü anh) hazretlerinin rivayet ettiği bir -i şerifte Efendiler Efendisi (aleyhi ekmelüttehâyâ) Veda Haccı esnasında şunları söylemiştir:

Size gerçek mü’minin kim olduğunu söyleyeyim mi?

O, diğer kimselerin malları ve canları hususunda kendisinden emin bulunduğu insandır. Doğru müslüman başka insanların, onun dilinden ve elinden gelebilecek zararlardan salim olduğu kimsedir. Hakikî mücahid nefsinin engellemelerine rağmen ömrünü Allah’a itaatla geçiren yiğittir.. ve hâlis muhacir de hata ve günahlardan uzak duran iman eridir.

(Müsned, 6/21)

14 May 2009 | Kategoriler: Hikayeler

İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda:
“-Fatma” dedi, hiç de çekinmeyen bir tavırla… Ve ekledi:
“-Eğer beni hafız yapmazsanız, kayıt yaptırmak istemiyorum.”
Böyle tehdit edercesine konuşması, onu yaşından daha olgun gösteriyordu. Tebessümle:
“-Korkmayın küçük hanım, siz isteyin hafız da yaparız, hoca da!..”
O küçük gözlerinin içi parıldadı birden.
Annesi:
“-Hocahanım, çocuk işte, kusuruna bakmayın. İlle de hâfız olacağım der, başka bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Efendimiz, “Hâfız olanlara cennette taç giydirilecek!” buyurmuşlar herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya, biz bu kadar duyduk anladık!..”
Kendisini teselli etmek ihtiyacı hissettim:
“-Tabii teyze, ne demek!.. Keşke herkes sizin gibi duyduklarını hemen kabul etse de teslim olsa… Siz hiç merak etmeyin, kızınız önce Allah’a sonra bize emanet!..”
Kadıncağız elime yapıştı. Öpecekken ellerimi geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı.
“-Hocahanım bu eller, gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye layık!..”
“-Estağfirullâh teyze!” dedim . “O âhirette belli olur.”
***
Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma’nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm.
“-Küçük nasıl kalacak, bu kadar uzaklarda…”
Zaman ilerledikçe Fatma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni. Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken arada bir bana gelip çeşitli sorular soruyordu. Birgün:
“-Hocam hâfız olmak için Kur’ân’ı bitirmek mi lazım?” diye sordu. Ben de:
“-Tabii ki hepsini ezberleyeceksin ki, “hâfız” adını alacaksın.”
Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki… Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti.
Derslerim arasında onlara sürekli Kur’ân ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri:
“-Hocam” dedi. “Fatma’nın annesi, abdestli olmayanların hâfızlara dokunamayacağını söylemiş. Bu doğru mu?” diye sordu.

Çok ilginçti doğrusu. İçimden “mâşallâh!” dedim. Ve onların sorularına da cevap vermek için, “Osmanlı zamanında atalarımız Kur’ân’a ve hâfıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış.” dedim.
Çok hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi âdetâ kendilerini ulaşılması zor, vitrindeki altın gibi görüyorlardı.
“Görsünler” dedim kendi kendime… Bu yaşta, buralara gelmişler. Allah’ın kelâmını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu.
Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikçe Fatma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Birgün dersini 2 kez aksatınca sormak zorunda kaldım:
“-Ne oldu, yoksa anneni mi özledin?”
Sert bir şekilde bana döndü. Solgun yüzüne bir ciddiyet gelmişti:
“-Hayır”, dedi.
“-Öyleyse neden moralin bozuk? Sık sık da hasta oluyorsun!” dedim.
Yalvarır gibi oldu. Gözleri dolmuştu:
“-Yanlış anlamayın, inanın ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allâh’ımdan çok korkuyorum. Buraları terk edersem, bana âhirette hesabını sormaz mı?”
Dilim dudağım bağlandı. Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim, kendimi. O küçük kalbte bu ne îmandı, Yâ Rabbi! Onu hayranlıkla izliyordum.
Birgün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra, arkadaşım olan doktor hanım:
“-Hocahanım, derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder.” dedi. Şaşkınlıkla:
“-Neden?” diye sordum. Bana:
“-Belki üzülecek, hatta inanmayacaksın ama, bu talebe “kanser!..”.
Âdeta başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü.
***
Hastâneden ayrılırken Fatma’ya hiç bir şey diyemedim. O ise hâlimi anlamış gibi, bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek:
“-Hocam” dedi. “Azrail insanların canını alırken nasıldır?”
Ağlamamak için zor tutum kendimi:
“-Mü’min kullara karşı çok güzel bir sûrettedir.” dedim.
Mırıldandı:
“-Belki hafız olamam, ama Elhamdülillah mü’minim!” diye.
Hâfız olmak için Kur’an’ı bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım. Demek ki hastalığını biliyordu.

Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık. Çünkü artık dayanılmaz acılar içinde kıvranıyordu. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek, mahcûbiyetle:
“-Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız!..”
“-Ne demek!.. Nasıl kızarım sana..” dedim. “Hem sonra, sakın üzülme hâfızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya, Rabbim seni hâfızlar zümresinden yazmıştır inşâallâh!” dedim.
Öyle sevindi ki! Sarıldı boynuma:
“-Gerçekten ben şimdi hâfız sayılır mıyım? Anne bak duydun değil mi?” Hüngür hüngür ağlıyordu.
Ya Rabbi, bu ne aşktı!
Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı şu Fatma, ne güzel bir kul olurdu.
***
Böylece Fatma’yı gözyaşları ile Erzurum’a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hâfızlık tâcını merak ettiğini, bunun rüyalarına bile girdiğini yazıyordu.
Birgün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma’nın annesiydi karşımdaki ses… Ağlamaklı bir sesle:
“-Hocahanım Fatma’yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz?” deyince, ben de dayanamadım ağlamaya başladım.
Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan:
“-Size ölmeden önce şunu söylememi istedi”, dedi. Hıçkırarak:
“-Anneciğim, hocama söyle!.. Azrâil söylediğinden de güzelmiş.”
***
“Ey Rabbim; senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelâmına sımsıkı sarılan kulunu, sen son nefesinde yalnız bırakır mısın hiç?”

Kapat
E-posta ile paylaş